HAFIF KÜLTÜR ÇAGINDA AGIR KÜLTÜR
 

Küresel ekonomi ve siyasetin yönlendirdiği günümüzde, bu iki olgunun insani değerler boyutunu oluşturarak üçgeni tamamlayan kültürden söz edeceğim.

Sizden gelen öneri,  popüler kültür ve yüksek kültür arasındaki farkı irdelemekti.

Ben kültürü  hafif ve ağır olmak üzere ikiye ayırdım. Çünkü bugün artık ne popüler kültür terimini ne de yüksek kültür terimini kullanamayız; bu iki terim modernizm ile birlikte geçmişte kaldı.

80’li ve 90’lı yıllarda bir süre post-modern kültür bu iki terimi birleştiren bir terim olarak kullanıldı. Daha sonra küresel kültür terimi bu ayrımı daha kabaca ve içeriğe ait hiç birşeyi yansıtmadan karşıladı.

Şimdi artık “küresel kültür” düşünce dünyamızı işgal ediyor.

Kısa bir zaman öncesine kadar büyük bir iyimserlikle küresel kültürün sarhoşluğunu yaşıyorduk.

20.yy’ı Avrupa ve ABD odaklı modernizmi benimsemekle uğraşmış ve “öteki modernler” olarak geçirmiş olan toplumlar, ki bunlar dünyanın dörtte üçünü oluşturuyor, bu “küresel” teriminin içerdiği kapsayıcılığı, eşitliği, yaygınlığı özlemişlerdi, bekliyorlardı ve bulduklarını sanarak sevindiler.

Başlangıçta büyük dönüşümler, yenilikler, beklentiler her zaman insanı sarhoş eder; çünkü insan düş kurabilen, düş kurmayı arzulayandır ve düşler insanı esrikleştirir.

Ne ki, insan bütün düşlerden uyanır ve gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Ve sonuçta biz de bu, çok kısa bir süre içinde beklenenleri veremeyeceği anlaşılan küresellik sorunu ile yüzleşmekteyiz.

Küresel ekonomi ve siyasetin durumu, bizi küresel kültür üstüne yeniden düşünmeye zorluyor.

Küresel sözcüğü bizi dünyaya bir bütün, bir küre olarak bakmaya yönlendiriyor; gözümüz ve beynimiz dünyanın çevresinde dolaşan bir uydu gibi olmalı ve biz her an dünyayı gözetleyebilmeliyiz.

Makro düzlemden bakıp mikro düzlemdeki olayları, etkinlikleri üretimleri bilmeliyiz, bu bilgiyi kendi yaşamımızın gerektirdiği biçimde – daha doğrusu içinde yaşadığımız sistemin bize öngördüğü yaşamın gerektirdiği biçimde ve çok hızlı dğerlendirip tüketmeliyiz.

Bu bilme işini geçmişte olduğu gibi  geleneksel araçlarla, örneğin kitap, fotograf, belgeler v.b. ya da analog (karşılaştırma yoluyla)  yapmıyoruz, dijital ve elektronik araçlarla yapmak zorundayız. Yüzlerce uydudaki hassas kameraların çektikleri milyarlarca dijital resmin oluşturduğu bir sistemle öğrenmek, bilmek, yorumlamak, algılamak zorundayız.

İnternet ve uydu teknolojilerinin ABD egemenliğinde olması, insanların bilme, öğrenme, yorumlama gücünün de ABD egemenliğinde olduğu anlamına geliyor.

14 büyük internet şirketi var ve 13’ü ABD’ye ait. Dolayısıyla bilme ve öğrenme dili İngilizce’dir. Eğer dünyada dil bir tekel durumuna gelmişse, kültürü de aynı koşullarda düşünmek gerekir.
 

ABD’nin bütün eski dünya kültürlerini harmanlayarak bir yüzyılda oluşturduğu kültürünü dünyaya ihraç ediyor olması, yeni bir şey değil, kuşkusuz.  Ancak, yeni olan bir şey var, o da bu ihracın elektronik hız ve boyutta olması, ulusal ve yerel kültürlerin küresel ekonomi ve siyasete karşı koyma gücünün tümüyle kırılmış olmasıdır.

Kültür artık neo-kapitalist sürecin gereği olarak şirketleşmiştir; bireyin özgürlük alanı ya da ulus devletin kimlik göstergesi değildir.

Bugün kültürü oluşturan bütün ürünler  -dilsel/görsel/işitsel ürünler – küresel pazarın içinde değerlendirilmektedir; küresel pazarda bu ürünleri ürettiren ve tükettiren şirketlere bakmak gerekiyor – sayılar bize yine ABD’yi gösterecektir - çünkü günümüzde devletlerin bütçeleri kültür ürünlerini küresel pazara çıkarmaya olanak vermiyor ve yetmiyor.

Dolayısıyla, küresel kültür pazarı ABD’nin egemenliğindedir; AB, bütün gücüyle bu pazarla rekabet etmeye çalışmaktadır; ancak en yaygın kültür aracı olan sinema ve TV örneğinde olduğu gibi, son derece başarısızdır.

Kimi AB’li bireyler – yönetmenler ve prodüktörler – tekil örneklerle öne çıkabiliyorlar. En son örnek Lars von trier’in Dogville filmidir. Bu film, açıkça Holywood sinemasını ve ABD toplumunu eleştirmektedir. Film, ABD STK’ları ve devlet fonlarıyla gerçekleştirilmiştir. Şimdilerde TV alanında bu rekabette en başarılı olan ülke Büyük Britanya’dır.

20.yy ABD kültürü, Avrupa kaynaklı yüksek kültür çekirdeğini, ABD’nin yüzölçümü, nüfusu, insan çeşitliliğine karşılık verecek bir biçimde, dışa doğru giderek yumuşayan, gevşeyen, yozlaşan ve bozulan bir etle doldurmuştur.

Örneğin, Avrupa kültürünün en yüce ürünlerinin, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ının, Wagner’in Gesamtkunstwerk düşüncesinin, Shakespeare’nin bütün oyunlarının Holywood filmlerindeki durumunu düşünmek yeterlidir. Rusya, Almanya ve Fransa kültürleri bu endüstrinin içinden geçirilerek tükettirilmiştir.

Theodor Adorno 1944’de yazdığı “Kültür Sanayiiy: Kitlesel Yanılma Olarak Aydınlanma” metinde şöyle diyor:

İlgili taraflar kültür endüstrisini teknolojik terimlerle açıklar. Milyonlarca insan söz konusu olduğu için, sayısız yerde benzer gereksinimleri benzer mallarla doyuracak belirli üretim süreçleri gereklidir. Bir kaç üretim merkezi ile çok dağınık tüketim noktaları arasındaki teknik karşıtlık örgütlenme ve yönetimci planlama ister. Dahası, standartlar tüketicinin gereksinimlerine göre temellendirilir ve bu nedenle de çok az bir direnişle kabul görür. Sonuç,  sistemin bütünlüğünü gittikçe güçlendiren bir müdahele çemberidir ve geri dönüşümlü bir taleptir.  Teknolojinin toplum üstüne uyguladığı gücün temelinin gerçekte topluma ekonomik açıdan egemen olanların gücü olduğundan hiç söz edilmez. Teknik rasyonilazyon egemenlik rasyonalizasyonun kendisidir.

Adorno’nun, bu metninde, bugün çok sık kullanmakta olduğumuz bir terim yer almaktadır. Lightart:

Light art has been the shadow of autonomous art. It is the social bad conscience of serious art.
Hafif sanat bağımsız sanatın gölgesi olmuştur. Hafif sanat ciddi sanatın toplumsal kötü vicdanıdır.

Gerçekte ABD dünyanın beş bin yıllık kültürünün gölgesini üretmiştir; şimdi bütün dünya bu gölgeyle kaplanmıştır.

Kuşkusuz Adorno’nun bu hafif sanat terimi yaygın olarak kullanılmadı; çünkü bu terim, kültür sanayiinin ideolojisini küçültücü bir terim.

Bunun yerine popüler kültür terimi tercih edildi; 1960’lar ve 1970’lerde popüler kültür, topplumsal bir üdeolojinin fenomeniydi. Bağımsız sanat akımları için bir esin kaynağı oldu; sanatçılar tüketim kültürüne direniş alanlarını, yeraltı kültüründen de beslenen popüler kültür içerikleriyle de doldurdular. Fluksus ve Popart akımları en önemli örneklerdir. Bizde de Arabesk...

1980’lerde ise kültür sanayiinin içini iyice boşalttığı bağımsız sanat kendisine uzlaşmacı bir yol aradı ve karşıtlıkların uyuma sokulduğu, kitlelerin alışkanlıkları ve tutuculuğunu gündeme alan bir düzlemde bütün sanat türleri buluşturuldu. Şimdilerde, Postmodern sanatın tüketildiği ve yerine neyin konulacağına henüz karar verilmediği bir boşluk dönemindeyiz. Ve çevremizdeki etkinliklerde görüldüğü gibi elektronik teknolojiye teslim olma sürecini yaşıyoruz.

Bizdeki popüler kültür, yerüstü lightkültür türlerinin ( kitle kültürü, medya kültürü, tüketim kültürü) karışımından oluşan bir ucube.

Bu  lightkültür, eskiden olduğu gibi,  eleştirel bakışın ve düşüncenin ürünü varsayılan sanatı beslemiyor, oburca kanını emiyor; sanat yapıtının oluşturduğu ve kullandığı bütün alanları arsızca işgal ediyor.

İki yıldır lightkültür icadı pop-star/ biz evleniyoruz yarışmaları dolayısıyla sanat/ kültür sorunları, köşe yazılarında gündeme geldi. Bu yazılarda medya etiği üstüne çok doğru  teşhisler yapıldı.

Günümüzün popüler reyting malzemesi genç kuşaktır. Bu gençler kendilerini SMS oylamasının sayısal birimine dönüştürmüştür. Zihinsel/tinsel karadeliklerin kaynağı eğitim ve insana değil, etkinliğe/ eğlenceye yatırım yapan kültür sanayiidir.

Toplumun düşünsel/tinsel gücünü ve süreçlerini paraya dönüştürmek üzere tasarlanmış TV programları ve  magazin basını  eleştirilirken, bu programları üretenlerin kimliği de arada sırada sorgulanmalı; çünkü bu söz gelimi pop-kültür üreticileri hafif sanat dünyasının hem üreticisi, hem tüketicisi olarak, salt tüketici olanlardan ontolojik olarak ayrılıyor.

Kültürel üretimlerin insanları tinsel olarak doyurduğu ve mutlu kıldığı varsayılırsa, bu hafif kültür üreticilerinin de  - ürettikleri kalıcı olmasa da – belli sürelerle toplumun diğer bireylerine oranla kendilerini daha mutlu saydıkları çok açık. Programcıların, sunucuların, magazincilerin ve etkinlik organizatörlerinin bu mutluluğu ekranlardaki güzel/güler yüzlerine de yansımıyor mu?

Bu üreticilerin bize verdiği özverili hizmeti sınıflayınca şöyle sonuçlar çıkıyor:

-kentsel doku içinde ayrıcalıklı sınıfın gösterişli günlük yaşamını, ucuz, hızlı, kolay anlaşılabilir bir biçimde  öteki sınıflara göstermek, anlatmak, iletmek;

-sanatçılar, yorumcular, göstericiler ile kitleler arasındaki organik iletişime müdahele ederek, bu iletişimin her zerresini paraya dönüştüren iletici olarak hizmet vermek;
 

-var olan sanat biçimlerini ve günlük yaşam bilgisini kendilerine ait olmayan sistemler içinden geçirerek, yabancı nitelikler yükleyerek sürekli yineleyerek kullanmak;

- çok geniş kitlelere ulaşmak amaç olduğu için, üretilen herşeyin niteliğinin nicelik olarak ölçülmesini sağlamak;

-nicelik önemli olduğu için, niteliği üretmek için gerekli zamandan, emekten, paradan tasarruf ederek, içeriği olabildiğince kolaylaştırıp, hızlandırıp ortalama zevk düzeyine indirmek;

-kitle iletişim araçlarının içerik ve biçim açısından sınırlı bir demokrasi sundukları gerçeğine karşın, bireylere bütün bu temaşayı toplumla birlikte herşeyi paylaşarak izliyor duygusunu vererek, “ben de varım” masalına inandırmak;

-yüksek kültür, genel bir kanı olarak kitle kültürünün karşısında yer aldığı için, bunu gerektiği gibi alçaltıp, parçalara bölerek, serpiştirerek kitlelerin tüketimine açmak...

Toplumun hastalıklı bir narsisizme sahip olması için bundan daha iyi bir hizmet verilebilir mi? Kendi narsisizmlerini ötekinin narsisizminde büyütmek bu tür üreticileri tinsel olarak doyuruyor.

Ekonominin küresel ağ içinde kendine yer arayışları bağlamında, pazarlama ve reklam şirketlerinin aracılığıyla toplumu gelir düzeyi, iş olanakları, psikoloji, zevk ve yaşam biçimi olarak sınıflandırması – ya da söz konusu patolojik hizmet - şimdilerde tatlı bir başlık altında toplanıyor: Lifestyle.

Bunu yine Adorno’ya bağlayabiliyoruz:
The culture industry is corrupt; not because it is a sinful Babylon but because it is a cathedral dedicated to elevated pleasure.

Kültür sanayii yozlaşmıştır; yalnız günah dolu bir Babil olduğundan değil, yüceltilmiş bir zevke adanmış bir katedral olduğu için.

Bunun arkasından ise şu düşünce geliyor:

The fusion of culture and entertainment that is taking place
today leads not only to a depravation of culture, but inevitably to an intellectualization of amusement.

Bugün gerçekleşmekte olan  kültür ve eğlence füzyonu, yalnız kültürün çökmesine neden olmuyor; sonuçta, eğlence entellektüelleştiriliyor.

© Beral Madra, Agustos 2004